Ana Menü

Yaşam alanlarımızda gerçekten güvende miyiz?

Geçtiğimiz haftalarda İstanbul/Kartal’da çöken ve 21 kişinin hayatını kaybetmesine, 14 kişinin de yaralanmasına neden olan Yeşilyurt Apartmanı faciasından sonra gözler çevre binalar başta olmak üzere hasarlı, taşıyıcı kolon ve kirişlerinde çatlaklar olan binalara çevrildi.

Kartal’daki Yeşilyurt Apartmanı’nın çökmesinden sonra içinde yaşadığımız binalarımızın güvenliği bir kez daha gündeme geldi. Maalesef gerekli hassasiyet gösterilmeyen bina güvenliği ve yapı mukavemeti konusu, yaşanan bu faciadan sonra herkesin kafasını kurcalamaya başladı. Öncelikle çarpık kentleşmenin yoğun olduğu İstanbul ilindeki hasar tespitleri başta ilçe kaymakamlıkları olmak üzere, Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü elemanları, ilçe belediyeleri ve gerektiğinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi elemanları ile birlikte yapılıyor. Ağır hasar alan binalar mühürleniyor, güçlendirme yapılamayacak binalar için ise yıkım kararı veriliyor. Yıllardır içinde tehlikeden bihaber yaşadığımız binaların bu hale gelmesindeki nedene bakıldığında; kaçak yapılaşma ve bina taşıyıcı kolonlarına verilen bilinçli zararların yanı sıra, binaların inşasında kullanılan yapı malzemelerinin yanlış tercih edilmesi ve uyması gereken standartları karşılamıyor olmasının büyük bir orana sahip olduğu görülüyor. Nitekim Kartal'daki Yeşilyurt Apartmanı'nın da çökmesine ilişkin Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen soruşturma kapsamında sunulan ön inceleme raporuna göre; binanın inşasında kullanılan beton kalitesinin TSE standartlarına uygun olmadığı ve projede öngörülen beton dayanım sınıfını karşılamadığı ifade edildi. Çalışmalar sırasındaki gözlem ve tespitlere de yer verilen raporda, çöken binanın inşaatında kullanılan betonun, yıkanmamış ve elenmemiş deniz kumundan yapıldığı ve ek olarak bina taşıyıcı demirlerinde korozyon oluştuğu belirtiliyor.

 

Binalarımız ne kadar güvenli?

Nüfusun çok hızlı arttığı İstanbul gibi büyük illerde, barınma ihtiyacını sağlayacak yapıların inşasında kaliteden ödün verilmesi, maliyetleri düşürmek amacı ile merdiven altı tabir edilen üretim tipinde üretilmiş yapı malzemelerinin kullanılması ne yazık ki benzeri acı tecrübelerle sonuçlanıyor. Can kayıplarının yanı sıra, maddi manevi zararları da beraberinde getiren bu tür olaylar, deprem kuşağının üzerinde bulunan ülkemizde daha vahim bir tablo ortaya koyuyor. 

Yaşam alanlarımızı seçerken ne yapmalı?

Benzer felaketlerle karşı karşıya kalmamak, can ve mal güvenliğimizi koruyabilmek için ev satın alma ya da kiralama sürecinde aslında dikkat edilmesi gereken birçok kıstas bulunuyor. Binaların görsel güzelliğinden ya da lokasyon avantajından ziyade, yapının sağlam ve içinde yaşamak için yeterince güvenilir olması gerekiyor. Bu doğrultuda ev seçimi yaparken örneğin zemin etüdü raporu ve yapı denetim firması raporu gibi hayati önem taşıyan raporlar talep edilerek işe başlanması gerekiyor. Akabinde bina inşasında kullanılan malzemelerin kontrol edilmesi geliyor. Bitmiş bir binanın malzeme kontrolü teknik bilirkişi kimliği olmayan kişiler için zor olsa da, binanın güvenilir gayrimenkul firmaları tarafından inşa edilmiş ve kalite standartlarına uygun üretim yapan firmaların ürettiği yapı malzemelerinin kullanılmış olup olmadığını sorgulamak mümkün. Tüm bunlarla birlikte artık yönetmeliklerle de zorunlu hale gelen, ancak doğru ve iyi ürün kullanarak yapılmış olması gereken, yalıtım uygulamalarının da kontrol edilmesi gerekiyor. “Dört Hayati Yalıtım” tabiri ile ifade edilen ısı, su, yangın ve ses yalıtımının yapılıp yapılmadığının, hangi malzemelerle ve hangi marka ürünlerle uygulandığının mutlaka sorgulanması gerekiyor. Türk ve dünya standartlarında üretilmemiş yalıtım malzemelerinin maalesef gerekli koruyuculuğu olmuyor ve sadece ‘estetik’ olarak uygulanmış olmaktan öteye geçmiyor. Özellikle yangın güvenliği ve binanın taşıyıcı sistemini korumak için yegane kriter olan su yalıtımı gibi bina güvenliği açısından hayati önem taşıyan yalıtım uygulamalarının eksiksiz ve “iyi” malzemelerle yapılmış olması, ilerleyen dönemde binanın güvenliğine büyük ölçüde katkı sağlıyor. Yine aynı şekilde yalıtımı olmayan mevcut (eski) binaların yalıtım ihtiyacının çözülmesinde de “iyi” ve kaliteli malzemelerin seçilmesi, hem tasarruf hem güvenlik açısından çok büyük önem arz ediyor. 

Yalıtımsız bina 10 yılda taşıma kapasitesini kaybediyor

Yalıtım eksikliği, yapılarda korozyonun oluşmasındaki önemli etkenlerden biri olarak görülüyor. Özellikle su yalıtımı bu anlamda asla atlanmaması gereken bir detay olarak öne çıkıyor. Yapılar; yağmur ve kar gibi yağışlar, kullanım suları, yer altı suları ve banyo, tuvalet gibi ıslak hacimlerde su kullanımı nedeniyle suya maruz kalıyor. Yapıya sızan su; yapıların taşıyıcı donatılarını korozyona uğratarak kısa sürede yük taşıma kapasitesinin ciddi oranda düşmesine, beton bütünlüğünün bozularak çatlak ve kırılmaların oluşmasına yol açıyor. Örneğin 10 yıl içerisinde bir yapıdaki donatı başlangıçtaki taşıma kapasitesinin, belli koşullarda, yaklaşık olarak yüzde 66'sını korozyon nedeniyle kaybediyor ve donatının başlangıçtaki hesap değerlerini karşılayamamasına neden oluyor. Su yalıtımı olmayan binaların taşıyıcı sistem içindeki demir donatı korozyon nedeniyle çürüyerek kesit daralması oluşturuyor. Yani bina içten içe çürümeye başlıyor. Bu da binanın dayanıklılığını düşürüyor.

Türkiye ve yurt dışında çok sayıda prestijli projenin çözüm ortağı olan Bonus Yalıtım ürünleri; ısı, su, yangın ve ses yalıtımı olarak tabir edilen dört hayati yalıtım alanında çözüm sunuyor. Bonus Yalıtım, günden güne artan kalite anlayışı, Ar-Ge ve Ür-Ge yatırımları ve üretim proseslerindeki teknolojik yatırımları ile konfor, tasarruf ve güvenliği aynı anda tek bir çatı altında sunuyor. Bonus Yalıtım XPS, bitümlü membran, taş yünü, ısı yalıtımı sistemi ve shingle ürünleri ile hem yeni binaların hem de mevcut binaların yalıtım ihtiyacının giderilmesinde başrol oynuyor.