Ana Menü

Mobilya sektörü millileştirme ve yerlileştirme girişimini sonuna kadar destekliyor

Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana en büyük idealimiz olan yerli ve milli üretimin yüksek oranlarla hayata geçirilmesinin öneminin bugün daha net anlaşıldığını belirten MOSFED Başkanı Ahmet Güleç, “Bu bakış açısı, dünya pazarlarında daha rekabetçi olmamıza ve 2023 yılında dünyanın ilk 10 ekonomisinden birisine dönüşmemize katkı sağlayacaktır" DEDİ.

Döviz kurları üzerinden Türkiye ekonomisine karşı oluşturulan spekülasyon ikliminin bir kez daha “yerli ve milli üretim”in tercih değil, zorunluluk olduğunu hatırlattığını belirten Mobilya Dernekleri Federasyonu (MOSFED) Başkanı Ahmet Güleç, hammadde ve ara mamul konusunda ithal bağımlılığımızı azaltacak projelerin bu süreçte önemli rol aldığını söyledi. Son olarak, Proje Bazlı Teşvik Sistemi’nin savunma sanayinden medikal teknolojilere, petrokimyadan motor teknolojilerine, entegre madencilikten hayvancılığa geniş bir yelpazede ülkemizin yeni bir döneme hazırlandığını kanıtlayan bir vizyonun eseri olduğunun altını çizen Güleç, “Sanayicimizin üzerindeki maliyet baskısını aşağı çekecek, yerli tedarikçi havuzumuzu güçlendirecek ve cari açığımızı kapatmamızda büyük rol oynayacak bu vizyonun, yeni yönetim sistemiyle çok daha etkin ve bütüncül bir şekilde hayata geçirileceğini düşünüyoruz” dedi.

 

“Mobilya sektörü, tam anlamıyla üretim, istihdam ve ihracat dostu bir sektördür”

Mobilya sektörünün çatı kuruluşu MOSFED olarak, sektördeki her türlü millileştirme ve yerlileştirme girişiminin sonuna kadar arkasında olduklarını ifade eden Güleç, “Son yıllarda daha da yüksek sesle ortaya konulan ve yeni yönetim sisteminde daha hızlı hayata geçeceğine emin olduğumuz vizyon aynı zamanda, Cumhuriyetimizin ilk yıllarından itibaren girişilen ancak kesintiye uğrayan yerli uçak fabrikamızdan yerli otomobile kadar tüm girişimlerimizin tamamlanması açısından da sembolik öneme sahiptir.  Nitekim, savunma sanayi ve milli otomobil konusundaki gelişmeleri heyecanla izlemekteyiz. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve bir sanayici olarak sonuna kadar sahiplendiğimiz bu vizyon, Cumhuriyetimizin ilk yıllarından bu yana en büyük idealimiz olan yerli ve milli üretimin yüksek oranlarla hayata geçirilmesine, dünya pazarlarında daha rekabetçi olmamıza ve 2023 yılında dünyanın ilk 10 ekonomisinden birisine dönüşmemize katkı sağlayacaktır. 1980’li yıllarda 3 milyar dolar civarında ihracat yapan ülkemizin, 2018 yılını 170 milyar dolar ile kapatması ve Cumhuriyet tarihimizin rekorunu kırması bekleniyor. 2023 hedefimiz ise 500 milyar dolar. Bu açıkça bir tarım ülkesinden sanayi ülkesine dönüşümüzün bir serüvenidir. Nitekim, ihracatımızda 2000 yılında yüzde 21 olan orta teknolojili ürünlerin payı bugün yüzde 35’e yükselmiştir. 2018 tarihli İmalat Riski Endeksi araştırmasına göre, Türkiye maliyet avantajı, altyapı yatırımları ve coğrafi konumuyla dünyanın ilk 10 üretim üssünden biridir. Özellikle, maliyet hassasiyetli endüstriler için Türkiye gerçek bir cazibe merkezidir.  Nitekim, ortaya konan bu vizyonla daha rekabetçi bir üretim üssüne dönüşeceğine ve henüz yüzde 10’un altında olan ihracatımızdaki yüksek teknolojili ürünlerin payının daha da yükseleceğine inanıyoruz” diye açıkladı.

“Bugün topyekûn bir bakış açısına ihtiyacımız var”

Yerli ve milli üretim konusunda yıllar içerisinde ülkemizde hem çok ciddi bir birikim oluştuğunu hem de büyük bir heyecanın söz konusu olduğunu belirten Güleç, “Bazı sektörlerin önemli bölümünde bazı sektörlerde ise öncü firmalarda anlamlı millileştirme oranlarına ulaşılmış durumda. Bu birikimi yok sayamayız. Ancak, bugün topyekûn bir bakış açısına ihtiyacımız olduğu açıktır. Bu nedenle, öncelikle yerli ve milli üretimin bir eko-sistem meselesi olduğunu unutmamalıyız. Örneğin; bugün savunma sanayinde bu eko-sistemin hızla kurulmakta olduğunu görüyoruz. Kümelenme stratejisinden teşviklere kadar geniş bir yelpazede şirketlerimizi olgunlaştıran ve küresel rekabete hazırlayan bir yaklaşım söz konusu. Millileştirme oranlarının daha düşük olduğu sektör ve şirketlerde ise dönüşümün zihinlerde başlaması, alışkanlıkların değişmesi gerekiyor. Dolayısıyla, yeni bir üretim planlama anlayışı, tedarik zinciri yönetimi, artması gereken AR-GE yatırımları ve her şeyden önce bu sürecin kalbindeki insan kaynağının yetiştirilmesi, teşvik edilmesi ajandamızın öncelikli maddelerine dönüşmelidir.”